Yabancılaşan
insan’ın portresi, kendini “Cogito” ile sınırlayan kartezyenci gelenekten alır.
Bütün
yabancılaşma biçimleri bir bastırmanın sonucudur. Karşı tarafı bastırmayı -seçen
kişi- onu ancak MİSTİFİYE ederek aldatır.
Aldatılmak
derken: Bastırılan öyle mistifiye edilir ki, bastırılmış olmadığına ya da
bastırılması için haklı nedenler olduğuna inanır. Soyut devamlılığın koşulu: doğduğumuz günün sonsuz döngüsüdür.
“SUM”un
içerdiği şey, YOK oluşumuz ve geleceğe yönelik olamayacağımızın vurgusudur artık.
Bu
anlamda [VAR]olmuyoruz, [VAR]olduğumuz için olmanın taklidi yapıyoruz.
Hatamızın
kabulü, daima cogito’ya önceldi ya. İşte bu frijit olduğunuzun da kanıtıdır.
İnsan
çoğu kez ne uğruna çabaladığını bilmeden kendini aşar.
Hatta hiçbir
zaman yokluk...bilinci öncelemez.
[VAR]olmaktan vazgeçip özgürleşmeyi
denemek, akla gelen ilk: bilinçli temas kurma biçimidir.
Yavaştan da olsa farkına
varma, baskı ile öfke arasındaki farka tekabül eder.
Kendine yabancılaşma
ise baskı ve aldatmanın toplamıdır.
[YOK]olmaya temas
etmek için izin almayı seçmeyin!
Çünkü
her şeye ÖFKE duymak nörotik bir tepki değil, ilk sağlıklı adımdır!
İntihar öncesi…Belle Epoque (Güzel Çağ) olarak tanımlanan
zaman sona ermiştir.
Zamana ket vurursak, her geçiş dönemi, bütünleşme açısından
eksiklikleri ve toplumsal denetleme anlamında zayıflıkları barındırır.
Artık sosyalleşme treni kaçmıştır.
Bireysel ve toplumsal arasındaki denge bozulmuştur.
Yok olma – kendini yok etme - ideali, gecenin çökmesi yerine “kalkmasını”
bekler. Sahnede oynanmak üzere yazılmış bir hayat biçimidir intihar.
Durkheim sosyalleşmenin sınırlarını çizerken sadece
“içgüdünün otoritesi” olarak değil, sosyalleştirici pratiklerin etkisi olarak da intihar için dört sistematik ortaya koyar.
Egoist İntihar
Toplumsal bağların zayıflaması sonucu ortaya çıkar. Toplumda
bireysel egonun, toplumsal egonun karşısında ve onun aleyhinde kendini aşırı
bir şekilde ortaya koyduğu durumdur. Ölçüsüz bireyleşme halidir. Öz merkezli, egosantrik veya
benlikçi intihar olarak açıklamak gerekir.
Bireyler vesayetten kurtulup, toplumun meşruiyetini
reddettiklerinde “ölüm vasıtasıyla üzerilerindeki sorumluluktan sıyrılmaları” sağlanacak
ve dolayısıyla toplumun itiraz edecek otoritesi de kalmayacaktır. Psikolojik
anlamda kırılganlığı artan insanın umudunu kaybediştir.
“Neden ölmeli ?
Hiç böylesine diri, böylesine genç olmadım
hayatımda.
Çivi çiviyi söker. Ama bir çarmıh yapılır dört çividen”
[cp]
Buna uygun en boktan yöntem, AŞIRI DOZDA İLAÇ almaktır. Felç
kalmak istemiyorsanız uygun dozda almayı ihmal etmeyiniz.
Alturist İntihar
“Kişiliksizliğe neden olan” koşullarda yani bireyin -grubun
içerisinde yok olduğu- durumlarda karşımıza çıkar. Özellikle arkaik toplumlarda
gözlenir.
Yaşadığınız toplumdur sizi "yani kendi kendinizi" yok etmek için
ezen.
Buna uygun en boktan yöntem, kendinizi ASMAKTIR. Boyun
kırılması ile sonuçlanır, omuriliğiniz zedelenecek ve ani ölüm
gerçekleşecektir. En iyi ikinci yöntem kendinizi SİLAHLA VURMAKTIR. Boğazdan
vurmak dönüşü olmayan tek yöntemdir.
Anomik İntihar
Toplumsal dengenin ihtiyaç duyduğu moderatör rolünü
üstlenmediğinde, bireysel istek ve tutkuların önünde hiçbir engel kalmaz.
Tutkuların disipline alınamadığı anlarda "anomi" doğar.
Kronik bir şekilde gözlemlenir.Özellikle modern çağda her
yeni gün ilişkiler endüstriyel bir anlam kazanmaya başlamıştır.”Anomi sizin
belirleyemediğiniz kaderin sillesidir.”
Buna uygun en boktan yöntem, ENJEKSİYONDUR. Öncelikle, korku
ile düzülmemiş birey gerektirir. Beden ısınız aniden tehlikeli boyutlara
ulaşır. Rush ve flash evresi hızlı sonuçlanmış ve kendinizi kısa yoldan bir
sanat dersinde Road Runner isimli bir şiiri okurken bulursunuz.
Fatalist İntihar
Yaşama arzusu yerine karanlık madde yani “yok madde”
konulmuştur. Fatalist intihar bir kendini fazla düzenleme halidir.Geleceği
duvarlar arasında acımasızca kıstırılmış, tutkuları ezici bir disiplin altında
şiddetle bastırılmış bireyin intiharıdır.
Buna uygun en boktan yöntem ise BOĞAZINIZI yada
BİLEKLERİNİZİ KESMEKTİR.
Tendonları kesmek, bağlı oldukları kası kesmek
ve en az onun
kadar kasıldığınızda solmuş
ve tanıdık çiçekleriyle saydam bir gecenin ayrıksı,
loş karanlığına son vermek anlamına gelir.
Öğretinin dediği gibi "yıldızlar
artık gaz, insan ise bir alabalıktır."
"Senaryolar beni sıkıyor. Bir sonraki an ne olacağını bilmemek daha heyecanlı. Olay örgüsünün önemli olduğuna inanmıyorum. Olay örgüsü olan bir filmi kim izler! Sonu belli zaten. Öylesine konuşan insanları izlemek ve filme çekmek daha eğlenceli..."
"Bana hayatını anlat, ama lafın bir yerinde pantolonunu indirmeyi sakın unutma!"
Önüme çıkan benim tek muhatabım olsaydı, yalnızca
yükümlülüklerim olurdu!
Sol
el akoruyla başlayan “seriş” bölümünde fa anahtarındaki akorların üst sesinden
sağ elde ortaya çıkan, çıkıcı bir gam parçacığı ve onu tanımlayan, sağ elde bir
gam parçacığı. Sonat’ın ana temasını oluşturan motifler. Yeni bir ezgi dili ve
sana saygı duyuyorum artık.
Lütuf, kendini en iyi yatakta gösterir.
Yalnız
“özlemi bilen” dizesiyle başlayabilir misin sonata?
İnsan, kendisinden kaçan her şeyde izini bırakır.
Demiştin.
Ezgi hep dalgalar halinde hareket ediyor. Olmadığın mekanlarda.
Özlem, nesnesini yaratan parçadan meydana gelme
eğilimindedir.
Peki
ya ince dengede bıraktığın o boş uzam olarak kokun. Ona ne demeli? Özlem senin
nesnendir.
Şans ile veda aynı kökene sahiptir.
Lanet
olsun bu yoğunluk bir an gevşemez.Yalnız o da değil yıllar geçse op.17 insanı
olumsuzluğun ve olumluluğun arasında
bocalamakta ve sonuçta hüzünle bitmektedir.
Ten, lirik bir madde olmaya yaklaştığı ölçüde,
cevherleşir.
Seni
imleyen en büyük resitatif bir oktav
çizgisi edasında üzerinden atlayıp solan.
Çirkin olanı, "ilk kez görmek" diye bir şey
yoktur.
“mi-fa” “si-do” “mi-si” “fa-diyez-do”
“si-fa”
Giysilere çarpan ağustos rüzgarı.
Yıldızsız
bir gece, “tutanaksız tonalite” sin.
Melankoli, inceltilir ve bir bakış açısı haline gelir.
Ziyafet
salonunun terasında peygamberi dudaklarından öpmek. İnce bir bakış açısı mı
istiyordun? Buyrun!
Gündelik hayat, varolduğu günden beri en kısa intahar
biçimidir.
Dışsal
ölümün artık hiç bir önemi yok, yakında gidiyorum. Gelir misin?
Rastgele biri için dönüş fikri etkisizdir.
Biliyorum.
Tek başıma gerçekleştiremiyorum. Bu müzikte/aşkta herşey taşkınlık ve tutkuyla biçimlendi.
En iyi seks, sınırsız alayla uyum içinde olandır.
Romantik
çağlarda olduğu gibi. Varlığın ne kadar derinlerine inmemi istersin? Dehşet
verici bir zafer şarkısı geliyor, duymuyor musun? Geçici bir yenilgi,
gömüldüğüm....
Yalnızlığın, bir refleks olması gerekir.
Kurban benim. Etkisiz.
Yok etmek, bozmak değildir!
Aldatmandansa,
kırılmayı denedim. Kurban yerine gerçek olmamayı.
Ruhsal sorunların taşeronluğuna "beden" denir.
Sıradan,
kırık.
Vazgeçmenin estetiği, razı olmaya boyun eğmektir.
İşte müziğimize anlamın girdiği
nokta.
Aşk, dolambaçları izlenerek tasfiye edilir.
Iç dürtünün
salt gereksiniminden kaynaklanır. Olağanüstü bir tasfiye.
Tüm kadınlar başkalarına ait. Onlara sahip olamamanın
hüznü hariç.
Bekleyiş
ve Mutlu el monadlarını ele alalım.
Eylemsizlik bütün dertlerin tesellisidir.
Başroldaki
sen.
Gece, renkle hesaplaşmanın farklı bir baş kaldırısıdır!
Op.27
piyano çeşitlemelerini aldığın gün.
Dogmanın kitabı olaydın, seni de uydururdum.
Ancak
tipik bir törenin tipik klişelerini kullandım. Uydurdum.
Olmayı unutturduğundan, silinmeye razıyım!
Heryerde
var olan olarak silinmeye razıyım.
Bilgi daha fazla esrimeyi mi gerektirir?
Varolduğunu
bilmediğim sürece ne dersin.
Aşk ilanı olarak adam öldürme en tanıdık silahtır.
Formül
hiç değişmeden tekrarlanır.
Susmak, edime katılmaktır....
Allegro
non troppo energico. yavaştan kabul edilen imge: seni motiften türettim.
Herkes acısı kadar yaşar...
Yaşamak için bırakılmış bir yön, baktım, yoktu...karda ayak izleri prelüdü.
"Gerçeküstücülüğün rüyalardan kopya ettiği ince ayrıntılar ve keyfi ilintiler, hem insanların iki ayrı düzlemde, iki ayrı alanda yaşadıklarını, hem de bu varoluş bölgelerinin birbirlerine tabi ya da zıt olamayacak kadar derinleşmesine nüfuz ettiklerini ortaya koyuyor. Hayatın ikiliği yeni keşfedilmiş bir şey değil, coinciden-tia opsitorum fikrine de aşinayız, ama varoluşun çifte anlamı ve hilekarlığı, gerçekliğin her köşesinde insan kavrayışını bekleyen o büyüleyici tuzak, şimdiki kadar yoğun hissedilmemişti hiç" [A.Hauser]
Man Ray. Le Retour A La Raison (The Return to Reason), 1923
Null yeni sayısı ile anaakım medya tarafından artık içi
fazlasıyla boşaltılmış olan direniş kavramına alternatif bir bakış getiriyor.
"Uyanış olmadan bilgiyi, onun icadı olmadan hakikati
anlatmaya çalışıyor."
Muhtemel ilerleyen günlerde pek çok alt metin ile kendini
çoğaltmasını beklediğim pdf formatındaki dergiyi ücretsiz olarak aşağıdaki "KÜLT
NEŞRİYAT" linkinden edinebilirsiniz.
Nurşen Bakır, Carol Hanisch, Nil Göksel, Özgür Uçkan, Ulvi
Yaman, Altuğ Işıgan, Tansu Açık, Şenol Erdoğan, Barış Yarsel, Gügenç Korkmazel,
Nikolaos Stelya, Hüseyin Özinal, Deniz Cansever, Emre Karacaoğlu, Jeremy Utku
Rıfat, Güneş Aras, İbrahim “Jeusalem” Beyazoğlu, Nazar Erişkin, Kamil Savaş,
Halil Duranay…
İçinden:
-İnsan direndikçe uğruna başkaldırdığı değerleri daha da
tanımlamaya ve tanımladıkça kendi ezilme tarihi içinde derinleştirmeye başlar.
-Direnmekle frenkçede aynı kelimeyle dile getirilen direnci,
sonra protestoyu da ayırtetmeli.
-Dünyanın ölümlü oluşu insanı isyan ettirir kuşkusuz, ne ki
bu ölüm görece adil ve evrenseldir. Kültürün neden olduğu ölüm ise öyle değil:
olmayabilecekken bilerek ve istenerek öldürülür, ölüme terk edilir kişi.
Kişinin ölümüne yol açan nedenler de özeldir, yani kültüreldir, tarihseldir, o
dönemin iktidarının keyfine bağlı gerçekleşir.
-Her zaman iki biçimde direnilir: Varoluş koşullarının önüne
dikilen engelleri ortadan kaldırmak ya da varoluş koşullarını sürdürmek için.
Üstün körü bakınca aynı şey gibi bile görünebilirler. Oysa birbirini yiyen iki
güç olarak, direnişte birbirine direnen iki karşıt şey olarak ortaya çıkarlar.
-Çünkü isyan, bildiğimiz gibi, “göt ister”.
-Direnmek ya da diğer eylemsel sapmalar, vajinal kıbleden
bulaşan, önceden de belirttiğimiz üzere, kesinlikle memeli ilkelinin çıkış
pratiklerinde yatan bir faaliyet bütünüdür. Ontolojik kaygıların
temellendirmesiyle birlikte, ideolojinin praksisleriyle özdeşleştirilen bir
tutum takip edilmiştir ancak bunun diğer sosyal anksiyetelerden bir farkı
yoktur, tarihsel kırılma noktaları da buna örnek teşkil etmektedirler.
-Direnmek yaratmaktır. Çünkü direnmeden insan olamazsınız,
insanın ayırt edici yeteneği ise yaratmaktır. Direniş ideolojik değil
varoluşsaldır. Çünkü yaratıcıdır… Deleuze “direnmek yaratmaktır” derken, sadece
Gezi’ye de slogan olmuş şu veciz sözü kast etmiyordu: “İktidar hayatı hedef
aldığında, hayat iktidara direniş olur”. Kastettiği aynı zamanda şuydu:
direnişin politikası aslında şimdiki zamanın politikasıdır. Çünkü yeni yaşam
tarzlarını yaratmak şimdiki zamanı dönüştürmekle, şimdiki zamana direnmekle
mümkündür.
-Şimdilerde bir toplum fikri veya modelini bile imgemizde
canlandırmayı denemek de anal bir sızı. Sırf içerik yerine geçeceğini
düşündüğümüzeklentilerle etik yönden
acil soru(n)ları tavsatmakla yetiniyoruz. Hepimiz çıkmazdayız ve bıçak sırtında
yaşamaya devam ediyoruz.
-Aynı şekilde devletin iktidarını sınırlama iddiasındaki
sivil toplum kuruluşlarının her biri devasa bürokratik aygıtlara dönüşerek
devletin rolüne talip olurlar. İktidar karşıtlığından iktidar sahibi olmaya
giden büyüme denilen bu süreç, hiçbir zaman iktidarın kendisini sorgulamaz.
-Direnmek, belki gerçekliğe sırtını dönmektir.Ancak hem gerçekliği kuran değerleri yok
etmek, hem de onun sınırlarını kabul etmek mümkün değildir. Michelangelo’nun
bir taş parçasının içinden, Davut’un ruhunu çıkarma aşamasında,
delikli-kullanılamaz bir mermer üzerinde çalışmak zorunda kaldığı anlatılır. Bu
sınırlılıkları hesaba katan bir şekil yaratabilmiş olması, onun yeteneklerinin
kanıtıdır. Dönüştürmeyi istediğimiz dünya üzerinde tarih daha önce
çalışılmıştır ve içi büyük ölçüde boştur. Ancak yine de onu değiştirip yeni bir
dünya inşa edecek kadar yaratıcı olmamız gerekiyor.
-Tanıklık etmeye zorlandığımız cinayet, bütünün bütünlüğünün
asla olmadığını kavraması ve her an içinde kendisini gösterebilecek bir kopuşun
ya da ayrılmanın kaygılı tahammülsüzlüğüdür. Bütünün içinde gerçekleşecek
herhangi bir kopuşu ya da ayrılmayı tasfiye etmeye girişmesiyle karşı
karşıyayız. Bu tasfiye girişimi, zamanı gelmediği halde, kendi içinde
kendisiyle nefes alıp veren bir diriliği öldürme gayretiyle girişilmiş yarım
yamalak bir intihar denemesidir. Kendi kendini iğdiş etmeye yeltenme ve sonrası
yüzleşeceği amorfluğa dayanamayacak olmasının ağır bilançosu.
“Pornografide sınıfsız toplum ütopyası, sınıfları ve onların
cinsel eylem içindeki biçim değiştirmelerini (transfigürasyon) birbirinden
ayıran özelliklerin, karikatürleştirmesiyle sunulur. İnsan başka hiçbir yerde,
karnavallardaki maskeli geçitlerde bile, tamda durum onları en aykırı yollarla
hem ihlal ettiği hem de feshettiği anda, elbiselere kazınmış sınıfsal
işaretlere yönelik böylesi bir ısrar bulunmaz.
Antik dünyada buna benzer yegane şey, gerileme dönemindeki
klasik sanat için bitmek tükenmez bir esin kaynağı olan, insanlarla tanrılar
arasındaki aşk ilişkilerinin temsilidir. Bir tanrıyla cinsel bir birliktelik
yaşayan şaşkın ve mutlu ölümlü, kendisini tanrısal olanlardan ayıran sonsuz mesafeyi
bir anda hükümsüz kılar; buna karşılık, tanrının başkalaşıp bir hayvana
dönüşmesiyle aynı mesafe -bu kez tersinden- yeniden oluşur.” [Giorgio Agamben]
Oynamak haz duymaktır.
Baştan çıkaran cinsel persona, kendi sınıfsız toplumunu
yaratırken bir prizma etkisi oluşturur. Kendini çoğaltarak aynanın tekil evresine
karşı iç içe geçen bir ordu yaratır ve onun yokluğu ile izleyeni bozguna
uğratır. Oyunu gizlice sürdürmeyi düşleyen toplum, artık arzunun kendi hedefi
olmuştur.
Sınıfsız toplumu sürdürme çabasını güden striptiz sahnesini
düşünün. Gösterilen mutluluk her zaman için bir anekdot, yakalanan bir hikaye,
bir andır. Hiçbir zaman doğal bir hikaye, sahiplenmeye yönelik bir irade değil,
sadece elbiseleri ortadan kaldırmaya yönelik ve iktidara gölge düşürme gücünün
tek efendisi olmuştur.
Agamben şu soruyu sorar: “Pornografik filmlerde izlediğimiz
karakterler bizim hayatlarımızı seyretseler ne söylerlerdi?” Cevap sorunun
içindedir. Asıl önemli olan, düşlerimizi yaşamayı öğrenmekten ziyade, onların
bizim hayatlarımızı okumayı öğrenmesidir.
Son söz filmden bir kareye aittir: kamerayı delip geçen ve gözlerinizin
en derinlerine bakan suje, ahlaksız lütfün
geldiği anlamsız ve yapay bir an yaratır.
İşte o an, bütün düşler kendine bir
kurban seçme ve her şeyi göze alıp saf tutku olarak belirmeye başlar. Arada
sınıf kavramı erimiştir ve gözlerinizin açtığı yapay çukurlardan gösterilen objeye
yöneldiğiniz o anda, şair bir yerlerden kulaklarınıza fısıldar:
“Bu an
karşılığını bulmuş arzunun yüze çizdiği hatlardır / Ancak bir fahişede
karşılığı bulunan.”
M1 Abrams tanklarının üstünde son ses heavy
metal dinleyerek Felluce’yi vuran Amerikan askeridir.
O, Moğol ovalarında
kaybolmuş, herkesin kafa bulduğu, kredi kartına cankurtaran halatıymışçasına
sarılan bir turisttir.
O, Go oyununa iman etmiş bir CEO’dur.
Mutluluğu
giysilerde, erkeklerde ve nemlendirici kremlerde arayan genç kızdır.
Dünyadaki bütün asilerle dayanışma göstermek için –ama yenilmiş
olmaları kaydıyla- yeryüzünün dört bir yanına seyahat eden İsveçli insan
hakları aktivistidir.
Cinsel özgürlüğü olduğu sürece politik özgürlüğe değer
vermeyen bir İspanyol’dur.
Gerçeküstücülükten Viennese Actionism’e kadar
medeniyetin yüzüne en iyi kimin tükürebileceğini görmek için yarışan sanatçılar
yüzyılının “modern dahisi” önünde huşu duymanızı isteyen bir sanat aşığıdır.
Budizm’de gerçekçi bir bilinç teorisi bulmuş bir sibernetikçi ve Hindu
metafiziğiyle amatör düzeyde uğraşmanın yeni bilimsel keşiflere ilham
vereceğine inanan bir kuantum fizikçisidir.
“Manevi danışmanlık teknolojileri sağolsun, parçalanmış
birey olarak yaşamaya devam ediyoruz”
kimi zamansa genel’le bireysel arasındaki ilişki olduğudur.
Kanıtlanması gereken
-mutlak genel’in-
genel’deki dengenin,
dinginliğin–
henüz ulaşılamamış bir ülkü,
ama olası bir şey olduğudur.
Bireysel paylaşılamazdır. Tanrı katından gelen, kuru otların kesildiği akşam, "kaybolmak, her türlü doğa tanımından önce gelir." mucize iki anlamlılık-tan çıkar.
"Aslında, düzüşmenin verdiği tat, yemek yemenin verdiği
tattan daha çok değildir. Düzüşme konusunda olduğu gibi, yemek yeme konusunda
da yasaklar olsaydı, bütün bir ideoloji, şövalyelik töreleri olan bir yemek
yeme tutkusu ortaya çıkardı. Sözünü ettikleri bu esriklik-düzüşme anındaki
görme, düş görme-bir muşmulayı bağdan yeni koparılmış buğulu bir üzüm tanesini
dişlemenin verdiği tattan daha üstün değildir." [c.a]
Hayat, kader ve kırgınlıkların birlikte var olduğu, teması
cinsellik olan bir operaya benzer.
Bu opera içinde, kavramları birbirinden ayırmamız gerektiği bizlere öğretilmiş, cinsiyetsiz bir cadı tarafından yaratılmış olabiliriz.
Her
gece bir bisikletle yatağa girmenin, bir insanla beraber yatağa girmekle aynı
şeye dönüşeceğini gören her insan bilir ki; olgular yani tat, şehvetle değil,
kendisine dönüşerek doğurganlığa ket vurur.
Dashiel Hammet “Sırça Anahtar” romanında anahtarla açılıp
bir daha kapatılamayan bir kapıdan söz eder. Sırça anahtar işini bir kez görür
ve kırılır.Ondan sonra isteseniz de kapıyı kilitleyemezsiniz. Kapının
ardındaki gerçekle yaşamak zorundasınızdır. Hatta kapının ardındaki gerçek,
beğenseniz de beğenmeseniz de hayatınızın bir parçası olmuştur!
Sırça anahtarın kırılarak, başka bir parantezin açıldığı son 10 günün Türkiye’sinde, belli ki artık hiçbir
şey eskisi gibi olmayacak; hatta daha da başkalaşacaktır.
Bu bağlamda
geleneksel burjuva siyasetin araçları ve yöntemleri işlevsizleşip, dıştalayacı
otoriter örgütlenme açısından bir çok şey demode olurken siyaset sahnesine, "pop
AKP" yerine,
*sosyal ve ekonomik hiyerarşilerle
belirlenen çevre kombinasyonlarından sıkılmış,
*ekonomik yaptırımların
kayganlaşmasını isteyen,
*kentsel mekanı bir çatışma alanı
olarak gören,
dolayısıyla tüm bu kavramların gerçek adı olan TOPLUMSAL UY(K)UM şeklindeki sömürü biçimlerine direnebilen bir bilinç belirmiştir! Unutulmaması gereken; "anlam oluşturmak, yaşamaktır"
ve her şeye rağmen! kararlılığın Karl Liebknecht’ini
anımsayın.